Bir varmış bir yokmuş… Bir zamanlar bir ülkede stresli ve yoğun iş hayatı yüzünden bunalan biri varmış. Kendisini o kadar yorgun hissediyormuş ki eve geldiğinde yataktan başka yere adım atacak enerjiyi bulamıyormuş. Günler geceler geçiyor, ama yorgunluk hiç geçmiyormuş. Zaman akıp giderken, içinde sıkıştığı bu rutin düzen yüzünden kendini kısır döngüde hissediyormuş.

Ne zamandır güzel bir film izlememiş… Ne zamandır arkadaşlarıyla buluşup yemek yememiş… Ne zamandır bir konsere gitmemiş… Ne zamandır sahile inip öylesine başıboş yürümemiş… Ne zamandır kendiyle ilgili bir şey yapmamış…

Hep işi ve hep başkaları varmış… Peki ya kendi? Kendi yaşam enerjisi?

Kendisi için ne zaman bir şey yapacak olsa hep ertelemiş: “Şu an çok yorgunum…”

Bir gün işten Bostancı’daki evine dönerken ilk defa kendisi için bir şey yapmış. Üstelik farkında olmadan. Kadıköy Bostancı dolmuşu sahilde trafikte gıdım gıdım ilerlemeye çalışırken yoğun trafikten midesinin bulandığını hissetmiş. Biraz temiz hava alması gerektiğine karar vermiş. Yoldaki tabelaya bakmış: Kızıltoprak.

“Şimdi kim inip yürüyecek, zaten yorgunum, eve kadar dayanırım, bişey olmaz.”

Caddebostan üzerinden geçerken “İnsem mi? İnmesem mi?”

Derken Erenköy ve sonra… Şaşkınbakkal. Başı da ağrımaya başlamış. Mide bulantısının üzerine bir de nefes almakta zorlanınca can havliyle seslenmiş: “Şoför Bey, müsait bir yerde lütfen!”

Dikiz aynasından göz göze gelmişler şoförle. Artistik bir manevrayla, sağa sinyalini veren şoför, ışıkları geçer geçmez yolda bekleyen yayaya selektör atıp, iki kısa korna çalmayı da ihmal etmiyor.

İniyor. Elindeki çanta o kadar ağır geliyor ki… Bedenini bıraksa, o an oraya yığılıverecek. Derin bir nefes alıyor önce. Kendini toplamaya çalışıyor. “Yaya ışığı yeşil yanar yanmaz karşıya geçeceğim. Bağdat Caddesi ve biraz insanların arasına karışmak iyi gelecek. Mağazalara baka baka yürürüm. Oksijen iyi gelecek. Kafam dağılacak. Ve geçecek…”

Bağdat Caddesi’nde hızlı adımlarla ilerliyor. Bir an önce eve gitmek var kafasında. Şu saniye’nin değerinin bilincinde değil. Bir an önce zaman geçsin ve evde kendini divanın üzerine bıraksın, tek isteği bu. Halen kendisi için bir şey yapma psikolojisinde değil… Zorda kalmasa zaten inmezdi dolmuştan.

Bugün Cadde kalabalık. Mide bulantısı geçmediği gibi yorucu da geliyor insan kalabalığı. “İyi bir fikir değildi halka karışmak!” İlk sokaktan içeri girerek minibüs caddesine doğru ilerliyor. Ara sokaklardan Bostancı’ya varmayı hedefliyor. Çünkü minibüs caddesi de yorar şimdi. Vızır vızır minibüs, otobüs, taksi, kornalar. Bu düşüncelerle iyice bunalıyor. Kapana kısılmış hissediyor.

Bol ağaçlı bir sokağa giriyor… Sessiz. Pek araba da geçmiyor. Bir an durduruyor adımlarını. Derin bir nefes alıyor. İyi mi geldi ne? Yürümeye devam ediyor… Bir sokak tabelası, Çamlı Sokak yazıyor. “Huzurlu” diye düşünüyor. Hem Cadde’ye iki adım, hem Cadde’den çok uzak…

Hava kararmak üzere. Bir an, zaman ve mekandan bağımsız, düşüncesiz yürüdüğünü fark ediyor. “O da neydi öyle?” O kadar yabancı bir his ki…

Yürümeye devam ederken yolu aydınlatan ışıltılı bir tabela görüyor. G&G Studio. Ders isimleri yanıp sönüyor tek tek: Pilates, Bale, Yoga, Zumba. Sedir ağaçlarının altında mini bir bahçe ve bahçenin terasında oturup çay eşliğinde sohbet eden insanlar görüyor. Bir de kıvırcık saçlı, kısa boylu bir kız görüyor bahçede. Biri siyah, biri sarı iki kediyi seviyor. Mama kaplarına süt koyuyor. Manzara o kadar sıcak, o kadar yumuşak ki yavaşlıyor, yavaşlıyor ve duruyor bahçe kapısının önünde. Orda öylece durup onları ne kadar izledi kimbilir, terasta oturanlardan biri sesleniyor: “Merhaba hoşgeldiniz!”

“Bana mı diyor? Gözlerimin içine bakıyor, galiba bana diyor.” Ne kadar uzun zaman olmuş bir mekanda bu kadar sıcak karşılanıp buyur edilmeyeli. “Merhaba” diye cevap veriyor şaşkınlıkla. Masada oturanlardan iki bayan kalkıyor, ona doğru yürüyorlar, o da onlara doğru yürümeye başlıyor. Ellerini uzatıyorlar, “Çaya yetiştiniz” diyerek gülümsüyor bir tanesi. Alışık olmadığı cümleler ardı ardına gelirken yüzünün aldığı garip şekilden olacak, diğer bayan “Türk kahvesi de ikram edebiliriz çay sevmiyorsanız” diye ekliyor…

“Şey yok, olur mu, ben çay çok severim.”

Hangi ara o masaya oturdu. Hangi ara 3 bardak çay içti. Kıvırcık saçlı kızla hangi ara kedilerin yanına gitti. Hatırlamıyor. Mide bulantısı ve baş ağrısından eser yok!

O ara güle oynaya, adeta sıçrayarak biri giriyor bahçe kapısından. “Ben geldiiiiim” diye çıkıyor terasın merdivenlerini, yaklaşıyor masaya. Bu ne enerji diye düşünürken kendini tanıtıyor. Bu okulun Zumba eğitmeniymiş. “Ben bu Zumba dersi nedir bilmiyorum ama adını bizim ofistekilerden duymuştum birkaç kere” diyince, yarım saat içinde başlayacak olan Zumba dersine davet ediliyor. “Zumba nedir öğrenmenin en iyi yolu deneme dersine katılmak!”

Bir kahkaha atıyor: “Yok daha neler! Hiç bilmiyorum ki Zumba ben. Napacağım derste?”

Zumba eğitmeni tatlı tatlı anlatıyor: “Hiçbir şey bilmenize gerek yok. Ben ne yaparsam aynısını yapacaksınız. Söz veriyorum pişman olmayacaksınız. Eğlence garanti!”

“İyi de üstüm başım… Spor kıyafetim yok. Başka zaman deneyeyim.”

O an kıvırcık saçlı kız giriyor lafa: “Benim yedek kıyafet var arabamda, hemen getireyim, aşağı yukarı aynı sayılır bedenlerimiz!”

O kadar hevesle gidiyor ki kız arabasına, “Dur!” diyemiyor. Neşe içinde dönüyor elinde kıyafetlerle. İnsan nasıl hayır der.

Birlikte soyunma odasına gidiyorlar. Derken diğer Zumba öğrencileri geliyor. Hepsi derse girecekleri için nasıl da mutlular. Öğrencilerden biri soruyor: “Merhaba, ilk ders mi yoksa?”

“Hı,hı..” diye onaylıyor, tedirgin.

“Çok eğleneceksiniz. Ben buraya bütün ışıklarım sönmüş geliyorum, sonra ışıl ışıl rengarenk çıkıyorum. Zumba benim ilacım!”

İşte bu çok enteresan. Bütün ışıkları sönük olmak… Tıpkı kendisi gibi… Bunun Zumba dersi ile nasıl dönüşebileceğini düşünürken, kapıdan başını uzatıyor tatlı Zumba eğitmeni. “Hadi bakalım herkes salona, Zumba başlıyoooor!”

Kıvırcık saçlı kız koluna giriyor. Komik ve sevimli bir kız. Sanki yıllardır arkadaşlar. İnsana neşe saçıyor.

Ve müzik başlıyor. “Zumba eğitmeni ne yaparsa aynısını yapacağım” diye içinden kendini telkin ediyor. Yıllar var böyle heyecanlanmamıştı! Zumba şarkıları o kadar güzel ki; insanın kanının kaynamaması imkansız. Hele eğitmenin enerjisi… Salonda herkesin açık enerjileri birbirine karışarak yükseliyor.

İçindeki ışıkların tek tek yanması duygusuyla tanışıyor masal kahramanımız. Masal bu ya, birdenbire Alice misali rengarenk bir dünyada buluyor kendini. Gülümsemeye başlıyor. Ders hangi ara bitti anlamıyor ama tam 1 saattir sürekli güldüğünü, dudak kıvrımlarının gülmekten ağrıdığını hissediyor… Alışık değil ki hiç bu kadar tebessüme… Kan ter içinde herkes, son şarkı bitiminde birbirlerini alkışlıyor.

Zumba ile deşarj olarak şarj olmak. Kendini “canlı” hissediyor. Bedeni ne kadar ayrıymış meğer ruhundan. İçinde ışıkları yanan kadın yaklaşıyor yanına “Nasıldı ama?” Harikaydı!

“Hadi beraber bir yorgunluk kahvesi” diyor bir ses. Terasta toplanıp kahve eşliğinde sohbet ediyorlar. Zumba eğitmenine teşekkür ediyor: “Ders yorucu olmasına rağmen yorgunluğumu aldı, enerjim arttı. Bu çok başkaymış. Ben hayatımda ilk defa kendim için bişey yapacağım. Zumba ders günleriniz ve saatleriniz nedir?”

ilknur-ile-zumba-suadiye-ggstudio

Ve bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım… yalnız bi dakka. Sen bunu masal gibi okudun ama yaşananlar sadece ismini vermek istemeyen bir öğrencimizin anılarıydı. Sitemizde yaşadıklarını yazabilir miyiz dedik, ismimi vermeden masal gibi anlatırsanız olur dedi 🙂

Benzer duygular içindeysen sen de gel!

İçindeki ışıkları yak! Kendin için bir şey yap!

Yolun buralardan geçer ve yanında kıyafetin olmasa bile, içeri adım atmaktan çekinme. Bizde her zaman B planı mevcut.

Yazımızı komik bir anektot ile bitirelim. Kıvırcık saçlı kız bir gün dedi ki: “Bugün o kadar çok yedim ki! Zumba yapınca vicdanım rahatlıyor.” Bunun üzerine bir deyim türedi aramızda: “Vicdanın için ZUMBA yap!”

🙂 🙂 🙂

 

Leave a Reply

Your email address will not be published.